Sosyal Çürüme

Türkiye ve Dünyada Dönüşen Toplumlar
Toplumsal bozulma, toplumsal bağların, etik değerlerin ve sosyal düzenin sağlanması anlamına gelir. Etik dediğimiz şey de ırkı, dili, dini ne olursa olsun tüm dünyada kabul gören ortak bir hayat felsefesidir. Modern dünya, küreselleşmenin ve hızlı değişimlerin ayrıntılarıyla şekillenirken, toplumsal yapılar ve bireysel özgürlükler de bu dönüşümden büyük ölçüde etkileniyor. Bu çağın, özellikle de son yılların en revaçta akımı elbette ki özgürlük! Bir zamanların özgürlük odasının duvarları edep, saygı, nezaket ve hoşgörü ile çevriliydi. Biz daha özgür(!) olabilmek için bu duvarları yıktık ve yerine sınırsız bir özgürlük anlayışı getirdik. Bu sınır tanımazlığın aşırılık olabileceğini ve bunun da bireysel ve elbette toplumsal zararları olabileceğini hiç hesap etmedik. Özgür olduk, daha özgür ve daha da özgür! Bu özgürlük dediğimiz şeyi de global ve yerel kan emicilere tüm özelimizi ipotek ettirerek satın aldık ama özel yaşamın her yerde konuşulması edebe mugayir bir tutum olduğundan biz özgür olmayı yeğledik. Yakın sosyal çevremize ve ailemize “özel” diyerek sır ettiğimiz her halimizi, milyonlarca insana aynı anda ulaşabilen mecralara servis etmekten hiç çekinmedik. Yıllardır gerek dini gerekse toplumsal ahlak anlayışımız gereği bir kalıba sokmaya çalıştığımız gençlerimiz artık özgürce dilediği gibi yaşar oldu. Biz onların ruhuna, vicdanına, gelişen ve değişen dünya şartlarına uygun bir kalıp bulamadığımızdan ilk fırsatta elimizden kurtulup, kendilerine kucak açan ne kadar şer birliği varsa onlara iltica ettiler. Dini eğitimde de, ahlaki hassasiyetlerde de, örf ve gelenekler hususunda da onlar değil biz sınıfta kaldık. Yukarıda bahsettiğim etrafı müspet duvarlarla çevrili özgürlük alanını bazen vesveselerle, bazen yersiz şüphelerle, bazen de emsal olabilecek olayların korkusuyla biz daralttık. Gençleri bu dar alandan ancak eğitim çıkarabilirdi. Onu da kendi ideolojilerimizin hezeyanlarıyla itibarsızlaştırdık ve güveni sıfırladık. Eğitim vermeyi cahilin gözünü açma ve kurumsal kimlik aşılamaya indirgedik.
Milli Eğitim Bakanlığı gibi, aslında toplumun en temel fırkası olan, içinde ve etrafında bulunanlara en çok dikkat edilmesi gereken kurum giderek eğitimden soyutlandı. Eğitim unutuldu, öğretim bakanlığı halini aldı. Okullarda artan şiddet olayları, hakkı teslim edilmeyen öğretmenler, okulların temizlik sorunları, topluma pompolanan “rahat para kazanan meslek grubu” algısı, kayırmalar, torpiller ve daha nicesinin tek müsebbibi eğitime olan bu yavan bakış açısıdır. Keşke sendikaların tek kaygısı ve uğraşı eğitim içeriklerinin güncellenmesi, öğretmen maaşları, ek ders düzenlemeleri, atamalar, tayinler vb. olsaydı. Bunlarla mücadele etmek de, bu hakların hakkı olana teslim edilmesi de son derece manevi hazzı olan nitelikli işler. Fakat geldiğimiz noktada bu gibi önemli konuları dahi gündeme taşırken, “asıl sen eğitimden haber ver, n’oldu o iş!” serzenişlerimize engel olamamaktayız. Evet! Dindar nesil yetiştirelim derken, eğitimin ruhuna Fatiha okuyacak birileri olsun istenildiğini biz de düşünmemiştik.
Bireyselleşme ve Değer Erozyonu
Küresel düzeydeki görünüm, sosyal çürümenin temel nedenlerinden biri olan bireyselleşmenin aşırı boyutlara ulaşmasıdır. Geleneksel toplumlarda bireyler, aileler, komşular ve içinde yer aldığı toplulukla güçlü bağlar kurarak hayatta kaldı. Ancak modern toplum insanları, bireyleri özgürleştirirken yalnızlaştırdı. Yalnızlaşan insan da hayatının merkezinde sadece kendini gördükçe bu durumu kanıksadı. İnsanlar, kendi bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarlardan daha fazla önemsemeye başladıkça, dayanışma, paylaşma ve yardımlaşma gibi değerler yerini rekabete, yalnızlığa ve bencilliğe bıraktı. Bu da sosyal çürümenin en kuvvetli ayak sesiydi. Bu sesler duyulduğunda “Değerler Eğitimi” kapsamında yapılan işler iyileştirmek şöyle dursun bu kıymetli hassasiyetlere karşı çocukları ve gençleri daha da duyarsızlaştırdı.
İnsanlar, sosyal medyada ya da sanal dünyada kendilerine yeni bir kimlik inşa ederken, gerçekle olan bağları zayıfladı. Dijital ilişkiler, yüz yüze iletişimin yerini aldı ve insanlar arasında empati kurma yetisi giderek azaldı. Bunun yanında, kapitalizmin tetiklediği tüketim kültürü de duyguları ifade etme biçimi olarak fiziki materyallerin kullanımını artırdı. Bir gülümsemenin sadaka olduğu öğretisi, yerini tatminsiz bir neslin eşyaya olan derin tutkusuna bıraktı. “Daha fazla tüket, daha fazla sahip ol” anlayışı ile insanların kendilerini değerli hissetmeleri nesnelere bağlandı. Bu, derin bir boşluğa ve yabancılaşmaya yol açtı.
Sanat ve Edebiyatın “Yetmiyor” Çığlığı
Gelinen noktayı daha iyi anlayabilmek için her alanı kendi içinde bir kez değerlendirmek yeterli. Mevzu çocuklar ve gençler olunca da ilk olarak edebiyat ve sanata kulak vermek gerekir. İnsan yaradılış itibariyle estetik duyguları olan bir canlıdır. Bu duygu çocuk yaşta desteklenir ve doğru kanalize edilirse önce bireyin sonra da toplumun hayatına nezaket katar. Sevgisini de öfkesini de sanatla harmanlayan ve bunu en bedii yolla insanlara sunan bir sanat anlayışından sıyrılalı epey zaman oldu. Milli ve manevi değerlerini ifade ederken cümleleri tornadan geçirip, çiçekli elbiseler giydirmekti sanat. Ancak şimdilerde bam teli denilen damarlarımıza kuvvetli bir bası uygulamaktan ibaret kaldı. Sanatçı, kaidesinde bir Türkçe ve mümessil olma ruhuna uygun bir kıyafetle çıkardı karşımıza. Son yılların televizyon dizileri, sinemalar ve tiyatrolarına baktığımızda en kaotik senaryoların en kışkırtıcı şekillerde sunulduğunu görüyoruz. Ülkece adeta 24 saat evvel İslam’a girmişiz gibi absürt diyaloglar, kültürümüzü mahalle bakkalından almışız gibi, 1000 yıllık Türk geleneğine yabancılaşan bir güruh ve hiç sokağa çıkmamış, bırakın ülkeyi dünyanın giyim tarzından bihaber moda anlayışı ile arzı endam ediyorlar Türk televizyonlarında.
Türk müziğindeki makamlar, halk türkülerindeki coşku ve hüzün, popüler müzikteki duygu yerleşimleri yerini hissiz, ruhsuz, ne söylediği anlaşılmayan bir tarza bıraktı. Gençlerimiz artık müzik dinleyerek hislerine tercüman aramıyorlar. Hep daha fazlasını isteten, aceleci, duyarsız, kaba ve rahatsız edici içerikleri olan rap müzikleri tercih ediyorlar. Konu eğitim ve toplumun ruh sağlığı olunca her talep bir arz doğurur diyerek geçemiyor insan. Zira insan, doğası gereği kötücül hislerini tahrik eden bir “şeyi” talep edemez. Burada yapılan; çeşnisiz, tatsız tuzsuz, yavan bir arza, zaruri bir talep oluşturmak.
İçeriği kavga, küfür, şiddet, entrika, intikam vb. olan yapımlar ve yapıtlar dijital tüm alanlardan oluk oluk akmaya devam ettikçe, okullarda “işlendi bitti” diye kayda geçen değerler eğitimimiz bir seminerden öteye geçemeyecek.
Çocuklara ve gençlere ulaşmanın bir diğer yolu da edebiyat. Yine bir zamanlar derdimiz, nitelikli içeriğe sahip, denetime tabii olan eserleri yaygınlaştırıp, bunu latif bir şekilde sunmak ve okur sayısını artırmaktı. Okurlarımızın oranı gibi, edebi eser sayısı da arttı. Türkiye Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonunun verilerine göre sadece geçen ay 317.035.691 adet kitap basıldı ve 46.344.318 adet kitap okuruyla buluştu. Popüler kültürün günlük hayattaki yüzeysel ve ticari odaklı çalışmaları, derin düşünce, eleştirel analiz ve edebi birikim yerine, kolay tüketilebilir içeriklere odaklanıyor. Bu durum, okurların bilgi ve kültür seviyesini yükseltmek yerine, onları sadece eğlenceye yönlendiriyor. Bu kolay tüketilen içeriklerin de TV programlarının içeriğinden farklı olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil.
Gelenek ve Modernite Arasında
Türkiye, hem doğu hem de batı bölgelerinden etkilenen, geleneksel ve modern unsurların çatıştığı bir toplum. Bu kültürel çeşitlilik, toplumsal çoğalmayı farklı bir şekilde ortaya çıkarıyor. Bir yanda aile yapısı sıkı sıkıya bağlı olan geleneksel bir değer sistemi varken, diğer yanda bireyselleşmenin getirdiği modern değerler bu dengeyi bozuyor. Bu çatışma, özellikle insanlar üzerinde derin bir etkiye sebep oluyor.
Toplumun hızla modernleşmesi ve kentleşme, sosyal dayanışma ve komşuluk sınırlarının dışında kalıyor. Özellikle büyük şehirlerde bireyler, kalabalıklar içinde yalnızlaşıyor. Komşuluk ve akrabalık bağları yerini dijital dostluklara bırakırken, insanlar arasında güven ve dayanışma giderek azalıyor. Mahalle kültürü, apartman dairelerinde kimsesizler odacıklarına dönüştü ve sosyal bağlar daha yüzeysel hale geldi.
Bu sosyal bozulmanın önemli bir boyutu da, eğitim sistemindeki yozlaşma ve bileşenlerin değerlerinin bolluğundandır. Eğitim, sosyal değerlerin aktarıldığı en önemli araçlardan biri olmasına rağmen, Türkiye’de eğitim politikalarının sık sık temalarının değişmesi ve eğitime yapılan yatırımların azaltılması, gençlerin/çocukların gelişmesi ve sosyal değerlerin alaşağı edilmesiyle sonuçlanıyor. Eğitimin araçsallaştırılması, nesillerin toplumsal değerlerine yabancılaşmasına yol açıyor. Böylece hissiz, ruhsuz, amaçsız, ümitsiz ve değersizlik algısıyla doldurulmuş bir nesil yetişiyor. Ben yapamadım çocuğum yapsın diyen ebeveynin aşırılığı ile yetişen birey ve önemsenmeden kendi kendine yetişmesi beklenen birey, toplumda karşı karşıya geldiğinde de kargaşa başlıyor.
Sosyal Adaletsizlik ve Yoksulluk
Türkiye ve dünya çapında sosyal çürümenin temel dinamiklerinden biri, sosyal adaletsizlik ve yoksulukların artmasıdır. İnsanlar, adil olmayan bir gelir durumuyla yüzleşirken, toplumsal güven ortaya çıkıyor. Gücü elinde tutanların kendi çıkarları etrafında toplumsal kaynaklar adaletsiz bir şekilde pay ediliyor, toplumsaldaki kutuplaşmayı derinleştiriyor.
Türkiye’de yoksulluk ve nepotizmin toplumsal çürümeyi hızlandırdığı aşikâr. Toplumda hak ve adalet mefhumları zedelenirken, bireylerin kendi başarılarını değil, kişisel özelliklerini kullanarak bir yere gelebileceğine ikna olanların sayısı artıyor. Bu da sosyal hareketliliği ve liyakati baltalayarak, toplum içinde adını ve benzerini görmediğimiz grupların oluşumuna zemin hazırlıyor.
Çürümeden Çıkış Yolu
Sosyal çürümenin iyileşmesi ve toplumların yeniden inşa edilmesi için, değerlerin ve etik anlayışların yeniden canlandırılması gerekiyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de toplumsal yapılar hızla değişse de, kişiler arası dayanışmayı, güveni ve yardımlaşmayı teşvik eden politikaların hayata geçirilmesi önemli.
Gerçek yaşamın, sosyal medyanın ve dijital dünyanın her yerini yönetebilmek, toplumsal empati ve eşitliği artıracak eğitim programlarına ağırlık vermekle mümkün olabilir. Toplumsal adaletin bozulması ve yoksulluğun engellenmesi, sosyal çürümenin önüne geçilmesinde kritik rol oynayacaktır. Toplumsal bağların bozulması, aile, eğitim ve komşuluk gibi temel sosyal düzenlemelerin yeniden canlanması ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Sonuç olarak, sosyal çürüme, modern dünyanın kaçınılmaz bir yan etkisi gibi görünse de, Türk toplumunun irfanı ile yeniden yaralarını saracağı, kırıldığı yerlerden bağlanıp çiçekler açacağı mümkünü olan bir durumdur. Türkiye’nin hem kendi tarihiyle barışık, hem de modern dünyanın koşullarına uygun bir toplumsal yapı inşa edebilmesi için, toplumsal değerler yeniden değerlendirilmelidir. Bu saydıklarımın birkaç haftada olacağı gibi hayalperest bir yaklaşımım yok elbette. Nasıl ki çürüme bir günde olmadıysa; yukarıda saydığım tedbirler alınarak, gerekli düzenlemeler yapılarak ve ille de eğitim, tüm paydaşlarının ortak kararıyla yeniden şekillenerek bu kör kuyudan çıkışa doğru yol almamızı sağlayabilir.
