Güçlü Karakter: Mehmet Akif

Genel Bşk. Yrd. (Teşkilâtlandırma) || 1982 yılında Bayburt’ta doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. 2004 yılında Karadeniz Teknik Fakültesi Sınıf öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2004-2012 yılları arasında Bayburt ilinde Sınıf öğretmeni olarak çalıştı. 2012 yılından itibaren Pursaklar ilçesinde öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. 2018 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Yönetimi bölümünde Yüksek lisansını tamamladı. Halen Ankara’da sınıf öğretmeni olarak görev yapan Yıldız, evli ve iki çocuk babasıdır.
26.12.2020
73
A+
A-

Mehmet Akif ERSOY… Şair, öğretmen, veteriner hekim, vaiz, hafız ve siyasetçi. Birçok önemli vasfı şahsiyetinde toplamış İstiklal Marşı Şairimiz.

Vatanına, bayrağına, sanatına ve her şeyden önemlisi insan olmanın sorumluluğuna yakışır bir ömür süren güçlü bir karaktere sahip Mehmet Akif’i iyi okumak ve iyi anlamak gerekir.

İstiklal Marşı yarışmasında sergilediği onurlu duruş ve hayatına dair birçok kesit, hayat karşısındaki sağlam duruşunun güzel örnekleridir.

Yazdığı İstiklal Marşı ile ilgili şöyle demiştir:

“Bin birfecayi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılmaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur. Allah bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!”

O, Milli Mücadele’nin manevi liderindendir. O, Hakk’ın sesi, haksızlık karşısında susmayan sada…Uyarmıştır, uyandırmıştır her şiirinde:

Bir parça kımıldan diyorum, mahvolacaksın!

Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki bir sabaha:

Bir kupkuru çöl, ne ışık var, ne vaha!”

O, milli mücadelenin güçlü savunucusu, tepeden tırnağa bir vatanperver, vatanseverdir.

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.     

 “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”

“Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber.”

“Yılmam ölümden, yaradan, askerim;

Orduma, «gâzî» dedi Peygamberim.

Bir dileğim var, ölürüm isterim:

Yurduma tek düşman ayak basmasın.

Âmin! desin hep birden yiğitler,

«Allâhuekber! » gökten şehidler.

Âmin! Âmin! Allâhuekber!”

Bakın bir şiirinde de zulme ve zalime nasıl sesleniyor:

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”

“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam”

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnetirim, hakkı tutar kaldırırım.”

O,çalışmanın, ilmin, sanatın, milletimiz için taşıdığı hayati önem üzerinde de durmuştur:

“Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atını
Veriniz hem de mesainize son sür’atini./

Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san‘atın, ilmin; yalnız…”

Güçlü karakteri ve sarsılmaz imanıyla; halk ve aydınlar ona tam bir itimat beslemekteydi. Gerçekten de bu itimada layıktı. Mehmet Akif, merhametin, hürriyet, vatan, bayrak sevgisinin, ilme sarılmanın, sarsılmaz imanın, erdemli olmanın sesi olmuştur:

“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.” (Safahat/ Üçüncü Kitap)

“Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Müstakbeli bul, sende koşanlarla bir ol da;

Maziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda…

Mazisi yıkık milletin atisi olur mu?” (Safahat/ Yedinci Kitap)

“…Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez…”

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz.

Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz.”

“Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Hüsrana rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;/

SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR…”

O, sözünü evirmeden çevirmeden söylemeyi seven bir insandı:

“Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”

“Bize çağ dışı diyorlar doğrudur; çağlar açtık, çağlar kapattık. Çağlar bizden geri.”        

“Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım, boğamazsam hiç olmazsa kovarım.”

“Konuşmak bir mana ise susmak bin bir mana. Herkes konuşmasına konuşur lakin sükût yürekli olana.”

“Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne.”

“Güvenme insanların samimiyetine, menfaatleri için gelirler vecde; vaat etmeseydi Allah cenneti, O’na bile etmezlerdi secde.”

“İnmemiştir Kur’an, bunu hakkıyla bilin, ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.”

O, insanın tahsilden önce edep öğrenmesinin değerini şöyle ifade ediyordu:

“Ne ibrettir kızarmak bilmeyen çehren, bırak kardeşim tahsili; git önce edep, hayâ öğren.”

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır. Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”

Onda söz vermek borçtur. Sözünün eri olmuştur, söz verdimi sonu ölüm olsa tutulmalıdır:

Arkadaşıyla yaşadığı şu olay bunu ne güzel örneklendirir:

Arkadaşı Eşref Edip şöyle anlatır: “Ben Vaniköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu, boranlı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim.

Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca, hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, “Selam söyle” demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş!

Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı.”

Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebinde okurken Hasan Tahsin Efendi diye kendisi gibi bilim insanı yetişen bir dostu varmış. Savaşın içerisindeyiz, birimizden birine bir şey olursa geri kalan diğerinin çocuklarına baksın diye sözleşmişler. Hakikaten Hasan Tahsin Efendi bir müddet sonra vefat ediyor ve bir erkek, iki kızı yetim kalıyor. Akif, onları söz verdiği için kendi evine alıyor, beş çocuğuna ilaveten onlara da bir ömür boyu bakıyor. Gençken verdiği sözü tutuyor.

O, oldukça onurlu, yiğit, çalışkan ve sportmen bir insandı.

Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebindeokurken Ermeni bir güreşçinin idman tutmak amacıyla güreştiği Müslüman bir öğrenciyi yüzünü, burnunu kanatacak ölçüde hırpalamasını onur meselesi yapar. Öğrencinin güreş bahanesiyle kasıtlı olarak bu işi yaptığını hisseder.Yoksulluktan sıska ve çelimsiz olan Akif, Kıyıcı Osman Pehlivandan kısa sürede güreş öğrenir. Çatalca köylerinde yağlı güreş tutar. Ermeni güreşçiye kendisiyle güreşmeyi teklif eder. Rakibinin gücü karşısında Akif tekniğiyle bir kaç dakika içinde galip gelir.

Yüzücülükte de gayri Müslimlerin Türklerden daha iyi olduğunu görmesi üzerine, yüzücülük öğrenir.  Boğazı bir baştan bir başa yüzerek geçerek tüm dikkatleri üzerine çeker. Yine aynı okulda üzerine kimseyi almayan ve sırtında tutmayan ‘Doru’ isimli ata binmeyi başarır ve onu uysallaştırır. Taş atma yarışlarına katılır ve birinci olur. Akif çok geçmeden hemen her alanda parmakla gösterilen en seçkin öğrencisi olur.

O, oldukça ileri görüşlü bir alimdi. Miskinliğe ve tembelliğe her zaman karşıydı.

Bazıları onun için ‘Batı’ya hayrandı’ diyor. Akif, Batı’ya hayran değildi, onların çalışmasına, çalışkanlığına hayrandı. Görevli olarak Berlin’e gittiğinde, onların ne kadar güzel çalıştıklarını görür, bizim üzerimize neden ölü toprağı serpildiğini merak eder, neden biz böyleyiz, der ve üzülürdü.

‘Allah’a dayandım!’ diye sen çıkma yataktan…

Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacakdın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid;

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.

Âlemde ‘tevekkül’ demek olsaydı ‘atâlet’,

Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;

Kur’an duramaz, nezd-i İlâhîye dönerdi.

«Dünya koşuyor» söz mü? Berâber koşacaktın;
Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!
Mâdem ki uyandın o medîd uykularından,
Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa kımıldan.

O, yıllarca vatan özlemi çekmiş bir sabır abidesiydi.

Mısır’da 11 yıl vatan hasreti çeken Akif, İstanbul’a dönünce hastane odasında son röportajında şunları söyledi: “Mısır’dan üç gecede geldim… Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü… Orada on bir yıl kaldım… Fakat bir an oldu ki on bir gün daha kalsam çıldırırdım…”

O, dinine bağlı; Peygamber aşığı bir şairdi.

Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,
Şehbâliniadl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

O, oldukça mütevazı bir insandı. Mehmet Akif, bir fotoğrafının arka tarafına yazdığı mısralarda şöyle diyordu:

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulâyı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”

Sözün Özü;

Mehmet Akif, bu ülkenin gençlerine rol model olarak tanıtılmalı ve anlatılmalıdır.

Güçlü karakter, kıymetli vatan evladı Mehmet Akif Ersoy’un ruhu şâd mekânı Cennet olsun!


YAVUZ YILDIZ
Maarif-Sen Genel Başkan Yardımcısı

maarifim banner
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.