ZEVATIN VESAYET DİLİ

Kalabalığı Hakikatin, Yetkiyi Ahlâkın, Gücü Vicdanın Önüne Koyan; Hak Arama İradesini İtibarsızlaştırmaya Çalışan Kibirli Dilin Teşhiri
Sendikacılığı “Pazartesi’den Pazartesi’ye” hatırlayan; kalabalığı hakikatin, yetkiyi ahlâkın, gücü vicdanın önüne koyan; gölgesini dağ sanıp onunla böbürlenen “çok yetkili” bir zevatın kaleme aldığı, kibirle yoğrulmuş, küçümsemeyle yazılmış ve tahakkümü meşrulaştıran bu metin, sendikal bir çürümenin belgesi olarak tarihe geçmiştir. Bu yazı bizi susmaya değil, hakikati haykırmaya mecbur bırakmıştır.
Önce şu gerçeği net biçimde kayda geçirelim:
Sendikaların hak arama mücadelesini ve eylem kararlarını “tiyatro” , meslektaşlarımızın demokratik tepkilerini “psikolojik vaka” , sendikal çoğulculuğu ise “merdiven altı” diyerek yaftalayan dil; sendikal değil, düpedüz bürokratiktir; buyurgandır, tahakkümcüdür, vesayetçidir.
Üstelik bu sözler herhangi bir ağızdan çıkmamaktadır. Bu ifadeler, yetkili sendikanın genel sekreteri sıfatını taşıyan bir zevatın ağzından dökülmektedir. Yani hak mücadelesinin içinde durması gereken birinin; sayıca az olabilir ama iradesi, cesareti ve itiraz hakkı tam olan sendikalara “etiniz ne budunuz ne” diyerek tepeden baktığı, hak arama iradesini küçümsediği, itirazı bastırmayı sendikacılık sandığı, sendikal çoğulculuğu itibarsızlaştırmayı ise marifet saydığı açıkça görülmektedir. Bu dil, gücün, yetkinin ve kalabalığın arkasına sığınıp hak arama iradesini ezmeye kalkışan bir vesayetin dilidir.
Gücün Sarhoşluğu ve İnkar
Söz konusu metinde öğretmenin ve eğitim çalışanlarının ne bir derdi ne de tek bir çözümü vardır; angarya altında ezilen, norm fazlası tehdidiyle aile birliğinin derdine düşen, resen atamayla savrulan, ay sonunu getiremeyen, yoksulluğa mahkûm edilen, atama bekleyen ya da mülakatla hakkı gasp edilen tek bir eğitim emekçisi yoktur. Çünkü bu metin; koltuğun konforundan, gücün ve yetkinin sarhoşluğundan yazılmıştır. Bu yüzden amaç sorun çözmek değil, itirazı bastırmaktır. Bu tutum; cehalet değil bilinçli bir inkârdır ve bunun adı sendikacılık değil, sorumluluktan kaçan ve güce yaslanan bir vesayettir.
Akif İnan’ın Mirası ve Ahlaki Mihenk Taşı
Merhum Mehmet Akif İnan ne diyordu:
“Hangi düşüncede olursa olsun, hangi fikir kampı içerisinde yer alırsa alsın,onun bir insan olarak kabul görmesi, inancından dolayı horlanmaması lazım. İsterse benim inancımın tam zıddı olsun. Ben ona da hakk-ı hayat tanınmasının kavgacısıyım.”
Bugün bu anlayış, sendikanın kuruluş felsefesiyle ve varlık sebebiyle yalnızca çelişmiyor; onu kökten inkâr ediyor. Sendikanın kurucusu Merhum Mehmet Akif İnan, sendikayı hiçbir zaman güç merkezlerine eklemlenen, konforla barışık bir yapı olarak görmemiştir. Onun sendikacılık anlayışı; mazlumun sesi olmayı, itirazın vicdanı olmayı, bedel ödemeyi göze almayı bir tercih değil, ertelenemez bir ahlaki zorunluluk saymıştır.
Akif İnan’ın sendikacılığı; korkuya yaslanan değil, cesaret üreten; azarlayan değil, sahip çıkan; küçümseyen değil, kuşatan; vesayet kuran değil, hakk-ı hayatı savunan bir sendikacılıktı. Bugün öğretmeni azarlayan, itirazı hor gören, eylemi alaya alan bu dil; ne yazık ki Mehmet Akif İnan’ın hatırasını zedelemekte, mirasını istismar etmektedir.
Çünkü Akif İnan’ın mirası; kalabalıkla böbürlenmeyi değil, yetkiyle tehdit etmeyi değil, suskunluğu başarı saymayı değil; hakikatle yürümeyi, bedel ödemeyi ve dimdik durmayı emreder. Bu yüzden bugün sergilenen bu anlayış, Akif İnan’ın bıraktığı yerden devam etmek değildir; onun adını anarak tam tersine savrulmak, mirasını bir meşruiyet kalkanına dönüştürmektir.
Ve bu savrulma, ne sendikacılıkla ne de Akif İnan’la izah edilebilir.
Zevat Kalabalıkla Övünmektedir!
Siz, “4688 sayılı Yasa değişinceye kadar bu yapılar yakamızdan düşmeyecek, bunlarla boğuşmaya devam edeceğiz” diyerek aslında tek sesli, itirazsız ve sorgusuz bir biat düzeni hayal ediyorsunuz. Sendikal çoğulculuğu bir tehdit, farklı sesleri ise “yakanıza yapışmış bir yük” olarak görüyorsunuz. Oysa o “yakanıza yapışan” şey; masada bıraktığınız öğretmenin feryadı, enflasyona ezdirdiğiniz memurun ahı ve mülakatlarda hakkı yenen gencin vebalidir.
Biz Ebabil’iz!
Biz; gölgesini dağ sanan, kalabalığıyla yeryüzünü titreteceğini zanneden mağrur fillerin belalısıyız. Siz sayıca çok olmayı haklı olmakla eşdeğer sayıp “etiniz ne budunuz ne” diyerek kibrinizi yarıştırırken; biz, nice azların Allah’ın izniyle nice çoklara galip geldiği o kutlu hakikate yaslanıyoruz. Sizin gücünüz rakamlardan gelir; bizim gücümüz sarsılmaz bir inançtan ve tertemiz bir vicdandan doğar.
Biz, sizin “merdiven altı” diyerek aşağılamaya çalıştığınız o onurlu duruşun kalesiyiz. Sizin bir türlü susturamadığınız hakikat sesiyiz. İnanmadığı yolda milyonlarla yürüyenler değil, inandığı yolda tek başına yürüyenleriz!
Biz Buradayız!
Eğitim çalışanlarını sizin kibrinize, “diplomasi” kılıfı altındaki teslimiyetinize asla terk etmeyeceğiz. Kapalı kapılar ardındaki pazarlıklardan bıkan eğitim çalışanlarının sesi olarak, tam da ensenizde olmaya devam edeceğiz. Siz bürokrasi koridorlarında koltuk kapma ve “sahiplerinize aratma” yarışındayken; biz, eğitim çalışanlarının gerçek sorunlarıyla hemhâl oluyoruz.
Biz popülizm yapmıyoruz. Biz ajitasyonla iş görmüyoruz. Biz; sizin “merdiven altı” diyerek hor gördüğünüz ama samimiyetiyle büyüyen, sizin gibi güç merkezlerine yaranmak ve yaslanmak için değil, öğretmenin ve eğitim çalışanının onurunu korumak için eğilmeyen bir iradeyiz. Biz sendikacılığı yetkiyle değil, haysiyetle; kalabalıkla değil, hakikatle yapıyoruz.
Şunu unutmayın: Gölgelerin boyu, güneş batarken uzar. Ama hakikat güneşi doğduğunda, o gölgelerin tamamı yok olur. Sizin “yetki” gölgeniz ne kadar uzun görünürse görünsün; eğitim çalışanlarının uyanış güneşi karşısında yok olmaya mahkûmdur.
Biz çözmeye değil; bu çarpık düzeni kökten değiştirmeye geliyoruz!
Sen artık bizi takip edeceksin, zevat!
Mustafa DAĞAŞAN
Mil Maarif-Sen Genel Başkanı
Mil-Sen Konfederasyonu Gnl. Bşk. Yrd.
