ÖĞRETMENLER İSVİÇRE ÇAKISI DEĞİLDİR!

Bir öğretmen söyledi bunu. Sade, gösterişsiz ama bir balyoz darbesi kadar sert ve sarsıcı:
“Biz öğretmeniz, İsviçre çakısı değil!”
Bu cümle, yalnızca bir yorgunluğun dışavurumu değil; eğitim sistemimizin içine sürüklendiği büyük kimlik krizinin en çıplak özetidir. Bugün hangi kadın öğretmene dokunsanız, bu cümleyi duyduğunda içinden sessizce başını sallar. Çünkü anlatamadıkları; anlatmaya çalıştıklarında ise “abartıyorsun” ya da “işin gereği bu” denilerek susturuldukları o ağır gerçek, tam da bu keskin çelişkide durmaktadır.
Bilgi Veren Bilgeden Veri Kayıt Memuruna
Öğretmenlik, bir insanın başka bir insanın zihnini uyandırması, ruhuna dokunmasıdır. Ancak bugünün eğitim düzeni, öğretmeni bu saygın makamdan indirerek onu soğuk birer “bürokratik veri operatörü” hâline getirmiştir. Sınıfta çocuğun gözlerinin içine bakıp hayallerini yeşertmesi gereken öğretmen, artık vaktinin büyük bölümünü anlamsız tablolar doldurarak, her adımı sistemlere “kanıt” olarak işleyerek ve dijital onaylar peşinde koşarak geçirmektedir.
Eğitimi ve insan ruhunu daracık kutucuklara, puanlara ve istatistiklere sıkıştırmak; öğretmenin yaratıcılığına ve mesleki onuruna yöneltilmiş açık bir saldırıdır. Öğretmeni her kilide anahtar, her işi gören bir mekanizma olarak kurguladıkça, eğitimin insani özünü kendi ellerimizle boğuyoruz.
Kadın Öğretmenin “Görünmez” Çilesi
Bu yük, kadın öğretmenler için çok daha ağır ve çok daha katmanlıdır. Çünkü onların omuzlarında yalnızca okulun ders yükü değil; evin düzeni, çocukların bitmeyen ihtiyaçları, anne-babanın bakımı ve toplumun dayattığı o “kusursuz kadın” imajı da vardır.
Sabah okul zili çalmadan çok önce evde başlayan mesai; gece yarısı telefona düşen veli mesajları ve doldurulması gereken raporlarla birleştiğinde, kadın öğretmenin yorgunluğu bu sistemin en ucuz ve en kolay harcanan yakıtına dönüşmektedir.
Okulda yaşanan baskıya “idarecilik”,
Sırtına yüklenen angaryaya “yenilik”,
Sınırları aşan veli müdahalesine ise “iş birliği” denilmektedir.
Oysa gerçekte olan tek şey şudur:
Kadın öğretmenin emeği, sessizce ve parça parça sökülüp alınmaktadır.
Parçalanan Sınırlar, Yalnızlaşan Öğretmenler
Eğitimin o hayati üçgeni —öğrenci, öğretmen, veli— bugün yerle bir edilmiştir. Veli bir “müşteri”, okul bir “hizmet sektörü”, öğretmen ise her an şikâyet edilebilecek, hesap sorulabilecek, yetkisi budanmış bir “çalışan” konumuna indirgenmiştir.
“Veli memnuniyeti” söylemiyle öğretmenin mesleki otoritesi aşındırılırken; adına “idarecilik” denilen ama gerçekte bir baskı ve yıldırma yöntemi olan mobbing, adeta bir yönetim pratiğine dönüşmüştür.
Öğretmen; hem yönetimin hem de velinin baskısı arasında sıkışmış, yalnızlaştırılmış bir konuma itilmiştir. Kendi sınıfında kendini güvende hissetmeyen, attığı her adımda “Acaba hangi kuralı ihlal ettim?” endişesi yaşayan bir öğretmenden özgür düşünen nesiller yetiştirmesini beklemek, en hafif ifadeyle safdilliktir.
Bir öğretmen, öğrencisine “Ben senin öğretmeninim” derken bile tereddüt ediyorsa; her an bir şikâyet, bir soruşturma ya da haksız bir öfkeyle karşılaşacağını düşünerek hareket ediyorsa, orada artık eğitimden söz edilemez.
İsviçre çakısı her işe yarar; her vidayı sıkar, her konserve kutusunu açar. Ama hiçbirini ruhuyla yapmaz. Bizim itirazımız da tam olarak buradadır. Öğretmenlik, her boşluğu dolduran çok amaçlı bir aparat değildir. Sorun işin çokluğu değil; işin ruhunun sistematik biçimde öldürülmesidir.
Bürokrasiyle Boğulan Eğitim
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile sunulan eğitim anlayışı; öğretmenin pedagojik sezgisini ve mesleki birikimini güçlendirmek yerine, onu artan formlar, raporlar, çizelgeler ve dijital veri girişleri arasında sıkıştırmıştır. Sınıfta çocukla kurulması gereken canlı ve sahici ilişki, öğretmenin mesai saatlerini aşan ağır bir bürokratik iş yüküne kurban edilmektedir.
Kâğıt üzerinde düzenli ve kusursuz görünen bu raporlar ise; sınıfın içinde geri plana itilen eğitimin ve görünmez kılınan öğretmen emeğinin resmî kayıtlarından başka bir anlam taşımamaktadır.
Bu yazı bir sızlanma değildir. Bu, bir toplumun geleceğine vurulan darbeyi görme çağrısıdır.
Eğer öğretmen sınıfında “Ben bu ülkenin kurucu gücüyüm” diyemiyor; aksine bürokrasi labirentinde yolunu kaybediyorsa, orada gelecekten söz edilemez.
Öğretmenlik bölünmez, parçalanmaz; her boşluğu dolduracak bir yama gibi kullanılamaz.
Ya öğretmene asıl onurunu ve gerçek işini geri verirsiniz ya da bu mekanik düzen içinde bir neslin daha kayboluşunu izlersiniz.
Biz öğretmeniz, İsviçre çakısı değil!
Hülya ŞAHİN ÖZTÜRK
Mil Maarif-Sen Kadın Komisyonu
Genel Başkan Yardımcısı

Öğretmenliğin bürokratik bir veri kayıt memurluğuna dönüştürülmesi ve ‘veli memnuniyeti’ odaklı sistemin mesleki onuru zedelediği tespiti çok yerinde. Ancak bu ağır yükü sadece kadın meslektaşlarımızın bir sorunuymuş gibi sunmak, mesleğin genelindeki yapısal krizi daraltıyor.
Çalışma hayatını tercih eden her birey gibi, kadın öğretmenlerimizin ev sorumluluklarını yönetmesi kendi hayat tercihlerinin bir parçasıdır. Aynı şekilde, erkek öğretmenlerimizin de okul dışındaki ailevi sorumlulukları, babalık görevleri ve hane yükümlülükleri en az kadın meslektaşlarımız kadar gerçektir.
Sorunu cinsiyet temelli bir mağduriyete indirgemek, öğretmenler odasındaki ortak mücadeleyi ve dayanışmayı bölebilir. Mesele bir cinsiyet meselesi değil; liyakatin, uzmanlığın ve mesleki sınırların yok sayılması meselesidir. Eğitimin ‘insani özünü’ savunurken, meslektaşlarımızı kategorize etmek yerine, tüm öğretmenlerin omuzlarındaki bu ortak angaryaya karşı bütüncül bir duruş sergilemeliyiz.